Postyapısalcı Anarşizm, anarşizm ile postyapısalcı düşüncenin
(Foucault, Lyotard ve Deleuzeün yapıtlarının) bir birleşimidir.
Bu siyaset felsefelerini birleştirmeyi mümkün kılan onlardaki
hangi esaslardır?
Anarşizm ile Lyotard, Deleuze ve özellikle Foucaultnun
postyapısalcılığı arasındaki ana bağlantı olarak anladığım şey,
etrafında siyasal değişimin döndüğü bazı merkezi eksenlerin
olması fikrinin yadsınmasıdır. Marxa göre, siyasal değişim
üretim araçlarını ele geçirme sorunuydu; liberallere göre
siyasal değişim devlete ayar cekmekten geciyor. Anarşistler (en
azından yazılarının açmaya çalıştığım kısımlarında) arşimetvari
tek bir değişim noktasının olmasını yadsımaktadırlar. İktidar
her yerdeyse eger, siyasal düşünüm ve eleştiri gereksinimi de
her yerdedir. Bu durum sadece devlet ya da ekonomi düzeyinde
değil, cinsellik, ırk, psikoloji, öğrenim vb. düzeyinde de
ortaya çıkıyor.
Anarşizmden geriye bir şey kalıyor mu?
Kaldığına inanıyorum. Eğer yaklaşımımda haklıysam, anarşizmin
postyapısalcılığa, içersine kendi özgül çözümlemelerini
yerleştireceği geniş bir çerçeve sağlıyor. Kesinlikle bu,
geleneksel anarşist çerçeveden farklıdır, postyapısalcılık
tarafından değiştirilmiştir. Fakat açıklamaya çalıştığım yeni
çerçeve, geniş bir çerçeve fikrine toptan karşı çıkan pek çok
postyapısalcı açısından da yeni bir şeydir.
Çoğu kez siyasal açıdan (anti-kapitalist/devletci tutumlar gibi)
birleştirici ilkelere dayanan anarşizm ile, iktidarı, karşı
olunacak bir sistem yerine birbiriyle bağlantılı bir ağ olarak
gören postyapısalcı düşünceyi nasıl uzlaştırabiliriz?
Bütünleştirici sistemler fikriyle ilişkili olarak, pek çok
anarşizm hem pratikte hem de kuramda kapitalizm ve devleti
hedefliyor. Benim kitabım iktidar işleyişinin her yerde ortaya
çıkmasını gözden kaçırmamak için iktidarı sadece iki yerde
aramamamız gerektiğini ileri sürüyor. Eğer kapitalizm ve devlet
tek suçlu olsalardı, onları ortadan kaldırmak kendiliğinden bizi
ütopyacı bir topluma götürecekti. Ancak bu tür yalın çözümler
karşısında uyanık olmalıyız. Irkçılığa, kadın düşmanlığına, gay
ve lezbiyenlere yönelik önyargılara ve benzerlerine karşı
verilen mücadelelerden çıkarılan derslerden biri, iktidar ve
baskının tek bir mevziye ya da tek bir işleyişe
indirgenemeyeceğidir. İşleyiş halindeki iktidarı sadece devlet
ya da kapitalizm düzeyinde değil, yaşamlarımızı yürüttüğümüz
pratikler düzeyinde de anlamaya ihtiyacımız var.
Kitabınızda siyaset felsefesi varolan, mevcut dünya ile
tasavvur edilen dünya arasındaki uyumsuzlukun ifade edilmesi
olarak tanımlanıyor. İster dünyanın değişmesi isterse de
hedeflerin gerçekleşmesi nedeniyle olsun, uyumsuzluk ortadan
kalktığı zaman, bu tikel siyaset felsefesinin de modası geçmiş
olur. Bir zamanlar devrim hedefine ulaşılmış olan komünist
devrim örneğini veriyorsunuz, bu tür bir değişimi tanımlayan
siyaset felsefesi, artık kullanılamaz hale geliyor ve bu nedenle
geliştirmek üzere yeni bir siyaset felsefesi gerekli oldu.
Siyaset felsefesi, sürekli olarak dünya görüşümüzü yeniden
oluşturduğumuz ve istediğimiz bir süreç mi?
Kitabın başlarında vurgulamaya çalıştığım fikir: insanların
dünyanın nasıl olması gerektiğini tasavvur etmeleriyle dünyayı
nasıl buldukları arasındaki bir uyumsuzluk tarafından harekete
geçiriliyor siyaset felsefesi. Yönelinmesi gereken bir sorun
olmaksızın, neden siyaset felsefesi hakkında düşünülsün ki?
Siyaset felsefesine göre bu sorun, dünyanın olması gerektiği
düşünülenden şeyden uzak olmasıdır. Siyaset felsefesinin sürekli
bir süreç olup olmadığına gelince, bunun nasıl yanıtlanması
gerektiğinden emin değilim. İlke olarak olmaması için hiç bir
neden göremiyorum. Siyaset felsefesinin sürekli olarak kendimizi
yeniden yapma süreci olması sorunu, insanların ne tür bir doğaya
sahip oldukları ve kendilerini ne tür bir ortamda buldukları
sorunuyla bağlantılıdır. Kitapta, insan doğasına dair
söyleyebilecek ilgi çekici bir şey olduğunu yadsımama karşın,
ortam tümüyle kalıyor. Fakat ortamların nasıl değişeceğini kim
bilecek ve onlar bizim için ne tür sorular ortaya atacaklar?
Postyapısalcı anarşizm için, iktidar
hem yaratıcı hem de yıkıcıdır. Aksine anarşizmin kendi
varoluşunu doğal olarak haklı çıkarması insanlar özleri
bakımından iyidir, kötü olan iktidar kurumlarıdır, bu nedenle
onlardan kurtulmamız gerekiyor--, tüm iktidarı kötü olarak
nitelendiriyor. Anarşist iktidar kavramı, postyapısalcılığın
katkısıyla nasıl değişir?
Anarşistlerin iki kısımlı bir ayrımları olmasına [iktidara
(kötü) karşı insan doğası (iyi)] karşın, benim dört kısımlı bir
ayrımım var: yaratıcı olarak iktidar/temsili olarak iktidar ve
iyi olarak iktidar/kötü olarak iktidar. Ne yaratıcı iktidarı
zorunlu olarak iyi ne de temsili iktidarı zorunlu olarak kötü
olarak ele alıyorum. Bu tümüyle yaratılmış ya da temsil edilmiş
olup olmamasına bağlıdır. Etik değerlendirme, onun ne tür
iktidar olduğundan bağımsızdır. Burada, kişideki etik vizyon
açıklığının önemi orta çıkıyor bu noktayı pek çok
postyapısalcı düşünür göz ardı ediyor. Ancak etik sorun, iyi bir
insan doğası ileri sürerek ve ardından onun gelişmesine izin
verilmelidir diyerek çözülemez. Özü bakımından iyi (ya da kötü)
olan bir insan doğası fikrine karşı o kadar çok kanıt var ki
böyle bir iddia yapilamaz bile. Bir kişi kendi etik yargılarını
insan doğasına dayandıramaz, onun yerine yaşamlarımızın içinde
açığa çıkardığımız toplumsal olarak verili etik ağları
geliştirmemiz gerekiyor.
Çözümlemelerden
uzaklaşıp, müdahale önerilerine doğru ilerlerken, felsefeden
programatiklere geçerken siyaset felsefesi ile siyasal program
arasında yapılacak belirgin bir ayrım fikrinden vaz geçmeliyiz
diyorsunuz. Siyaset felsefelerinin çoğunun, programatiklere
girme ve ardından geri gelme bakımından yetersiz oldukları
gözüküyor. Varolan dünya ile hayal ettiğimiz dünya arasındaki
gerilim, bir fikir ya da siyasal partinin iktidarını
pekiştirmesiyle yıkılıyor çoğu kez. Anarşizm bunun olmamasını
garantilemek için doğrudan demokrasiyi ya da federalizmi
savunuyor, ancak bir siyaset felsefesinin yaşamı,
programatiklerin hayatta kalmasını sağlayabilir mi?
Geleneksel anarşizmin içinden çekip çıkarmaya çalıştığım
anarşizmin, doğrudan demokrasiyi tüm siyasal sorunlara bir yanıt
olarak görmeyeceği unutulmamalı (aksi takdirde anarşizm, bir
başka stratejik siyaset felsefesi olacaktı). Bir programatik
gerçekleştirildiği zaman nelerin olacağı merak edildiği için
sorularımın hala yanıtsız kaldığı söylenmektedir bana.
Kesinlikle geliştirmeye çalıştığım görüşe dair bir şey
kalacaktır geriye her zaman: çeşitli pratiklerde ortaya çıkan
iktidar ilişkilerinin araştırılmasına ve bu ilişkilerle ilgili
uygun etik değerlendirmeler yapmaya duyduğumuz gereksinme; yani
iktidar ilişkilerinin kabul edilebilir olup olmadığını
sorgulamak. Savunduğum görüşe göre, iktidarın nasıl iş
gördüğünü önceden asla bilemeyeceğimize göre, nereye yöneldiğini
ve neler yarattığını görmek için iktidarın işleyişini
araştırmaya her zaman ihtiyacımız var; ve iktidarı kabul
edilebilir bulup bulmadığımıza yönelik her zaman etik sorular
sormamız gerekiyor.
Programatiği inşa etmek kimin işi?
Programı kimin inşa etmesi gerektiğine gelince, bu işi yapanlar
kesinlikle filozoflar olmayacak (Aman Tanrım, düşüncesi bile
kötü.)
Bu düşüncenin, filozoflar tarafından
bile artık ciddi olarak ele alınmadığını ummaktayım.. Programı
kimin kuracağı ya da en azından programın kuruluşuna kimin
katılacağıyla ilişkili olarak verilecek tek yanıt, güncel durum
ve önerilen değişimlerden etkilenecek insanlar, olacaktır.
Şimdi halk demenin bir başka yolu olabilir, ancak bu
da, şeyleri bir ölçüde kısıtlamaktadır. Örneğin gayler ve
lezbiyenlerin toplumda nasıl muamele göreceklerine ilişkin
söyleyecek çok şeyim olmayacak (örn. onlar evlenilebilir
kategorisine mi kabul edilecekler yoksa evliliğin kendisine mi
meydan okuyacaklar?) Bana öyle geliyor ki bu tamamen onlara
kalmış. Benim rolüm, onları kendi seçimleri açısından
desteklemektir.
Anarşist iktidar kavramı belirli noktalarda yoğunlaşan ve
belirli çizgiler boyunca (iktidar tarafından) güçlendirilen bir
şey olarak nitelendiriliyor ve böylelikle reform düşüncesiyle
uyumlu hale gelebiliyor, çünkü belirli noktalardaki belirli
reformlar, devrimle sonuçlanabilmekte. Postyapısalcı anarşizm
içinde devrime yer var mı?
Devrim terimi, çok anlamlı bir terim olarak beni şaşırtıyor.
Bazen bir toplumdaki merkezi iktidar noktasının altüst olması
anlamına geldiği görülüyor. Bu anlamda kullanıldığı zaman,
devrim terimi, bir stratejik siyaset felsefesini belirttiği
görülüyor, ki sakınılmasının iyi olacağını düşünüyorum. Politik
müdahalenin sonucu olarak şeyler yeterince değiştiği zaman, bir
devrime sahip oluyoruz. Böylece reform ve devrim arasındaki
ayrım, bıktırıcı salt reforma karşı gerçek devrim ayrımı
olmamalıdır. Onun yerine bu, bir değişimin ne miktarda ve denli
derin olarak yol aldığı meselesine dönüşmelidir. Aslında devrim
teriminin çoğu kez bir sancak, bir radikalizm işareti ve
liberalizmden ayrılmanın bir yolu olarak kullanıldığını
düşünüyorum. Böyle olunca da sormamız gereken soruları saklıyor:
değiştirilmeye neyin ihtiyacı var ve o şey, değiştirilmeye nasıl
ihtiyaç duyar? Bu daha somut soruları sorduğumuz zaman (evet,
bir filozof, belirli bir jargonun somut olanı görme yeteneğimizi
sakladığını söylüyor), doğru yoldayız demektir. Devrim mi yoksa
sadece reform mu sorusundan vazgeçilir.
Postyapısalcı anarşizm açısından Dünya Ticaret Örgütü ne anlama
geliyor? DTÖnün, iktidarın yoğunlaştığı, çeşitli pratiklerin
baskıcı bir iktidar düzenlemesi yaratmak üzere iş birliği
yaptığı örgütlerden biri olduğu görülmektedir. Eğer komplo
teorisine dayanarak tanımladığımızda DTÖnün çoğu
destekleyicisini yanlış anlayacağımızı düşünüyorum. Benim
kuşkum, onların çoğunun, iyi şeyler yaptıklarına içtenlikle
inanıyor olmalarıdır, yapmamış olsalar bile. Bu nasıl açıklanır?
Bana göre, onların katıldıkları pratiklere ve bu pratiklerin
diğerlerinin üzerindeki etkilerine bakmamız ve DTÖ
destekleyicilerinin farkına varamadığı bir dizi zararlı etkinin
olduğunu kavramamız gerekiyor. Bana göre bu, DTÖye yönelik bir
postyapısalcı bakış olacaktır. Bir eylemci olarak kendimi,
DTÖyü ve ilgili baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı ve Üçüncü
Dünya ülkelerinin borçlarını silmeyi amaçlayan son gösterilerle
uyum içinde görüyorum. Tabii ki daha fazla şey var, ama felsefe,
programatikle etkileşim içindeyken, bana göre, bir rol olarak,
programatiğin kuruluşuna sahip değildir.
Eylem ele alındığında, postyapısalcı anarşizmin rolünün ne
olabileceğine dair öneriler yaparsınız. Bunlar: deneyimleme,
konumlanmış özgürlük, boyun eğdirilmiş söylemlerin tespiti, ve
bir lider olarak değil, bir teorik pratik katılımcısı olarak
entelektüel. Sizin ve diğer politik bakımdan aktif insanların bu
ana hatları nasıl uygulayabileceğini bana söyleyebilir misiniz?
Güney Carolinada çoğu politikaları uygulamak zordur. Bu
davranışları nasıl hayata geçirdiğime gelince, gaylere ve
lezbiyenlere yönelik tavırlarım (altı ya da yedi yıldan beri
gay/lezbiyen grubun fakülte danışmanlığını yapıyorum); öğretim
üyeliğim (derslerimde verili bir insan doğası fikrini reddetmeye
çalışıyorum, dersteki fikirlerle deneyler yapıyor, ders
programıma göz ardı edilmiş yapıtları dahil ediyorum,
karşılaştığımız sorunları çoğunlukla kitapta geliştirdiğim
bağlama yerleştiriyorum); ve ebeveynliğim (çocuklarımın
yaşamlarıyla ve tavırlarıyla ilişkili iktidar etkilerini görmeye
çalışmak ve onlara alternatifler önermek) ile ilişkili tüm
bunlar. Diyelim ki A.B.D.de kentsel bir bölgede yaşayan birinin
bakış açısından sorulara yaklaşsaydım, ırkçılığa, cinsiyet
ayrımcılığına, DTÖye ve benzerlerine karşı mücadeleri anlamanın
ve onlara katılmanın zorunluluğuna işaret edecektim, bunu
yaparken, tümünü basit bir formüle indirgemeye çalışmadan, bu
mücadeleler ile mücadelelerin alaşağı etmeye çalıştığı baskılar
arasındaki etkileşimi görmeye çalışacaktım.
Pekcok anarşist kamusal entelektüel kültür yaratma
zorunluluğunu hissediyor ve giderek üniversitenin bırakın
siyasal düşünceyi, entelektüel özgürlüğü bile destekleyecek bir
yer olmadığını anlıyor. Sizin deneyiminiz nedir?
Üniversitenin tartışmalı bir entelektüel kültür kaynağı
olduğunda anlaşıyoruz. Entelektüel bir kültür gerçeğini şu anda
başarmanın güç olduğuna inanıyorum. A.B.D.nin alışveriş
merkezine dönüşmesiyle birlikte, kamusal mekan fikri, marjinal
hale geliyor. Bazıları, internetin kamusal kültür için yeni bir
yer olduğunu söylüyor, fakat bu konuda kuşkularım var. İlkin
internet ortamı, entelektüel kültürün samimiyetinin
başarılmasını güçleştiriyor. İkincisi, internetin yadısıdığı,
sohbet sırasında zaman ve mekanın paylaşılmasına dair birşey
vardır, değiş tokuşun karakter bakımından fazlasıyla anonim
olarak kalmayacağı birşey. İnternetin yararsız olduğunu
düşünmüyorum; fakat onun kaybetmiş olduklarımızın yerini alma
yeteneği, bazı insanların düşündüğünden daha kısıtlıdır.
Postyapısalcı kuramı
(genel olarak postyapısalcılığı), pekçok insana soğuk görünen ve
üniversite bölümleri dışındaki düşünceyi özendirmeyen oldukça
uzmanlaşmış, soyut ve çapraşık bir dil örneği olmakla suçlayan
eleştirmenleri yanıtlayabilir misiniz?
Fakat bu, sadece postyapısalcılara
ve postmodernistlere uygulanmıyor. Beşeri bilimler ve genel
olarak akademisyenlerde görünen genel bir sorun. Yakın çevremiz
dışındakilerle konuşmak yerine kendi aramızda konuşuyoruz. Bunun
pek çok nedeni var: yayın yapma baskısı, A.B.D.deki
anti-entelektüelizm tarihi, vb. Fakat ayrıca yaptığımız jargonu
benimseyerek de katkıda bulunuyoruz. Olabildiğince jargondan
uzak kalmaya çalıştım ve anarşizm kitabımın, zor olmasına karşın
en azından jargonla yüklü olmadığını umuyorum. Fakat sizin
işaret ettiğiniz şey, tüm akademisyenler için geçerli bir sorun
ve sadece bizlerin daha da marjinalleşmesine yardımı dokunuyor.
Başka konular gibi bilginin de
mücadele ve tahakküm meselesi olduğu ve son zamanlardaki
üniversitelerin yayın yap ya da yok ol/maliyet-analiz eğilimleri
ele alındığında, postyapısalcılık sadece bir başka meta
olmaktan nasıl kaçabilir? Postyapısalcı söylemin çoğu,
günümüzde akademiye hakim olan maliyet-kar tüketici modelinde
içindeki güncel akademik düşünce sisteminin kopye edildiği diğer
akademik söylemler gibidir. Değişim sadece fikirlerin
kendilerinden değil, özellikle onları dile getiren
akademisyenler arasında ortaya çıkıyor. Bana göre gerçek soru
şudur: insanlar bu fikirleri sonuna kadar yaşıyorlar mı yoksa
sadece onları fikirler olarak mı ellerinde tutuyorlar?